Tasarımda Farklılıklar ve Trendler

Bu yazımda tasarım için cihazların farklılıklarını azaltmanın yollarından birini ve bulut bilişimle birlikte responsive tasarımın buna izin verdiğini anlattım.

Bulut bilişimin ülkemizde gündem teşkil ettiği zamanlarda, bulutun neden parladığını anlatmaya çalışan, tartışan analizcilerimiz(!) vardı.
Hemen işe koyulanlar da oldu. “Akıllı Depo” uygulamaları tanıtıldı; verilen komik depolama alanlarıyla. Google Drive’ın verdiği alanı kullanan, Yandex’in hediye ettiği 250 gb(gigabayt diye okunur) ile sevinen ve Dropbox ile üreten biri olarak buluta sadece depolama olarak yaklaşanların verdikleri rakamları bile merak etmiyorum. Acaba Turkcell’in veya başka küçük girişimlerin depolama çözümlerini bireysel olarak kullananlar var mıdır?

Aslında Akıllı Depo’yla “bakın, biz ne kadar Bulut’a uygun, Bulutsal bir şirketiz” mesajı verilmiş oluyordu. Sonuçta yeniliklere adapte olmak lazım, değil mi?

Yeni trendleri daha ne kadar indirgeyerek ve başarısız örneklerinizle o trendi savunduğunuzu, hatta öncüsü olduğunuzu(!) söyleyeceksiniz ey devasa hiyerarşik firmalar?

Diğer yanda ise yıllardır süregelen bulut uygulamaları vardı. WhatsApp Web, Evernote Web, Google Dokümanlar, Draw.io, IFTTT gibi. Fazlası da var tabii ki.

Bulut’un beni kendine aşık eden özelliği, bulut uygulamaları için güncelleme yapmanız gerekmemesiydi. Çünkü yazılımcılar sunucudaki asıl yazılımı güncellediği için sizin bir şey yüklemenize gerek kalmıyor. Kullanıcı olarak hepimizin kullandığı uygulama en güncel versiyon oluyor. Açıklardan etkilenmeniz daha az -ihtimalle- ve uygulama yayıncısı sebebiyle oluyor, (parolanızı sızdırmazsanız).
Bundan sonra üreticiyi/programcıyı daha kolay yargılayabileceğiz çünkü “ben uygulamanın güncelini tasarladım, kullanıcı güncellemediği için oldu, kullanıcı hatası…” diyemeyecek. Donanım ayağında da kendini güncelleyen donanımlar yapabilirsek garanti servisleri artık “kullanıcı hatası” diyerek bizi savuşturamayacak!
Güzel bir gelecek ve fütürizm vizyonu ortaya koyabiliriz; hepsi bulut sayesinde.

Bulut’u doğru okuyamayan ne yapar; buluta gelir modeli olarak bakar. Artık tek seferde yazılım satmak yerine, aboneliğe bağlar(kulağa “haraca bağlar” deniyormuş gibi geldi) kullanıcıyı. Ama apayrı ve kullanıcı deneyimini önce çıkarma aracı olarak da anlaşılabilir bulut.

Progressive Uygulamalar

Bulut uygulamaları hızla artıyor. Uygulamalar artık bir tarayıcı sayfasından ötesi olmaya başladı. Native veya sıfırdan bir uygulama yazmak yerine progressive uygulamalar tercih edilmeye başlandı. Bir web sitesine girip “Anasayfaya ekle” diyerek bir mobil uygulama haline getirebiliyoruz o web sitesini. Flipkart blogunda bunu nasıl yaptıklarına olanak veren gelişmeleri paylaşmış geliştiriciler.

“Ana Ekrana Ekle”yerek Uygulama Yüklemek

Responsive(?) bir tasarımı olan, offline(çevrimdışı) çalışabilen ve cihazın ekranına eklenebilen(aslında kısayol) bir web sayfasına progressive uygulama denir. Ve progressive uygulama, tarayıcının tam ekran(full screen) modunda açılır.

Kullanıcının, yüklemek için uygulama mağazasına gitmesine ve aramasına gerek kalmayan progressive uygulamalar daha az yer kaplıyor. Ama henüz sadece Android için Chrome ve Opera’da. iOS şu an native uygulamaları destekliyor.

Sayıları gittikçe artan web2app uygulama, çatı ve tekniklere bakarak, mobil uygulama girişimciliğinin ivmeleneceğini ve fikirden uygulamaya giden yolun kısalacağını söyleyebiliriz.

tjvantolldotcom
Tj VanToll’un web sitesinin progressive örneği

Ama unutmamak gerekir ki progressive uygulamaların yapamadıklarını, native uygulamalar kolaylıkla yapabilir. Çünkü bellek ve batarya açısından daha verimlidirler. Native uygulamalar arasında yazıldığı dile göre ciddi farklar varken, progressive uygulamaların native uygulamaları alaşağı edeceğini söylemek de gerçekçi olmayacaktır.

Cihaz farklılıklarını unutmak, her koşulda deneyim yaratımını mükemmelleştirmek üzere…

Reklamlar

Zinciri Kırma’dan Bloglamak

Merhaba,
Ben Mesut.
Daha önce bir kaç blog tutmuş ve birkaç co-blogda(iki veya daha fazla kişinin gönderi yayınladığı blogları kastediyorum) yazmıştım. Ama devamlılık sağlayamadım. Şimdi ise “Zinciri Kırma” denen sözden etkilendiğim ve bunu uyguladığım için bu blogumun kalıcı olacağını düşünüyorum.

“Zinciri Kırma” denen şey, her gün, her hafta -gibi periyotlardaki- rutinlerimizin üst üste gelmesiyle bir zincir oluşturmamızla ilgilidir. Rutini bırakırsak zincir paslanır, körelir, kopar, kırılır. Ama rutinlerimize devam edersek, istediğimiz şey büyür, birikir, sağlamlaşır. Mesela çok küçük şeyler düşünün; günde bir kelime öğrenmek, haftada bir film izlemek veya her ay bir sanat galerisini incelemek(online ya da fiziki) gibi. Belirli bir zaman sonra elde ettiklerinizin büyüklüğünü kestirmeniz zor olacaktır.

Üstel Artış
Çıkarsama: Her gün önceki birikiminizin 100’de birini eklerseniz birikiminiz 1 yıl sonunda 37 katına çıkacaktır.

Tabii ki böyle bir zincir pek oluşmaz. 37 katına değil 10 katına çıkar genellikle. Çünkü biz artımın sürekli olacağı yönünde bir anlayışa ve kanıya sahibiz. İnsan türü olarak hepimizin genel bir kanısıdır bu. Örneğin, Moore yasası her iki yılda bir işlem kapasitesinin iki kat artacağını söylemektedir. Bu ifadenin tamamıyla Moore’a ait olup olmadığı sorusu şimdilik ilgilendiğim bir konu değil. Detayları bilmek isterseniz…

“İki kat artış” ifadesiyle Moore yasası bize bir şey söylemez. Çünkü artımı sağlayan şeyin arkasındaki dinamiklerden ve etkenlerden bahsetmez.

Moore yasası gibi Zinciri Kırma höristiği de aslında bir şey söylemez. Ama Zinciri Kırmamayı işlevsel hale getirebiliriz. Mesela “her Cuma günü blogunda bir yazı yaz” gibi bir zincir örneği bazı sebeplerden dolayı işlemez. Benim için yeterince okuyucu bulamamak, her hafta yazamamak, yazdıklarımın anlaşılamaması gibi sebepler, zincirimi kırmıştır.

Zincirlerin sebeplerimize ve bahanelerimize bağlı olmaması gerekir. Bunun için öncelikle zincir olarak atayacağımız eylemlerimizin düşündüğümüz periyot içerisinde yapılacağından emin olmalıyız. Her gün 100 sayfa kitap okumak için vaktiniz olmayabilir. O halde “her gün 100 sayfa okuyacağım” demekle zincirinizi başlamadan kırmış oluyorsunuz. Bu okuma aşkını canlı tutmak adına sayfa miktarıyla değil okuma süesiyle de ilgilenebilirsiniz. “Her gün 25 dakika kitap okuyacağım” daha mümkün(viable) bir zincir başlatacaktır.

Nitelikleri değiştirmek muhtemelen daha güçlü zincirler yapmamızı sağlayacaktır. Yukarıdaki örnekte sayfa saysından süreye geçiş yapmıştım. Eğer belirli bir miktarda sayfa okuma hedefiniz varsa hedefinizi, bunu gerçekleştirmek için gereken süreye göre belirtin. Eğer bu süreyi doğru atayabiliyorsanız, -ki çok zor- başardınız!

Proje yürütücü ve yöneticilerinin en büyük dertlerinden biri süreyi doğru tahmin etmektir. “3 hafta sürer” denilen aşama hep de 1,5 ay sürer ne hikmetse! Aslında hikmetlik bir yanı yok bu işin ya da en azından hikmeti biliyoruz artık; iyimserlik. Süreleri atarken(atamak) kendimize güvenden ya da iyimserlikten dolayı daha kısa bir süre biçiyoruz kendimize.

Doğru süreyi belirlemekle ilgili “İyimserlik Sabiti” yazısını epeyce beğenmiştim.

Kırılmayacak bir zincir için yapacaklarımı öğrenmiş ve belirlemiş bir halde bu bloguma başlıyorum.

Sapasağlam zincirler dileğiyle…