Dört Aşamada Pazarlama

Seth Godin’in Marketing in four steps yazısını çevirip, yeniden paylaşmak istedim.

  1. Yapmaya değer bir şey, anlatmaya değer bir öykü, hakkında konuşmaya değecek bir katkı türetmektir.
  2. İnsanların gerçekten faydalanacağı ve ilgileneceği bir şeyler tasarlamak ve üretmek.
  3. Herkesin heyecan duyacağı şey. Bu aşama öykünüzü doğru kişiye, doğru yerde, doğru şekilde anlatacağınız yer.
  4. Son aşama çok sık gözden kaçar: yapmak istediğiniz değişikliği ortaya çıkardığınız, yıldan yıla, sürekli ve çokça, organize ettiğiniz, öncülük ettiğiniz ve güven inşa ettiğiniz aşama…

Godin’in bu blog gönderisinde, insanların isteyeceği şeyi yapma (making things people want) yaklaşımını görüyoruz.

Pazarlama insanlara bir şey istetme konusunda günah keçisiyken Godin’in pazarlamaya dair bütüncül önerileri ümit veriyor.

Seth Godin’in The Dip kitabını okumuş, öz anlatımını beğenmiştim. Blogunu takip etmenizi öneririm. Ortalama okuma süresi 5 dakikanın altında; okumak için harika değil mi?

Reklamlar

Design Thinking’e Geçiş

Tasarım odaklı düşünmek, hangi isim altında yaparsak yapalım, istek ve katılımımızı arttıran bir eylem. Felsefi sorunsallara kolayca değinebiliriz ama sade ve bir bakışta anlaşılması gereken şey; “anlaşılmak”

Bireysel düşünce yürütmede aklın yanılabileceği yerler için başkalarına sorarız. Onların aklının takılacağı yerde de mantık yürütme ilkeleri koyarız. Bunların hepsi daha kapsayıcı bir anlayış ortaya koymak için.

Design Thinking de tasarım odaklı düşünmenin sistematize olmuş son trendlerden biri. Design Thinking Turkey grubunun ilk buluşmasında Sinan Özdemir‘in beni ilhamlandıran sunumu buradan paylaşmaktan memnunum.

Bu gönderinin başlığını “Design Thinking’e Giriş” olarak yazmak üzereydim. Ancak pazarlamadan, servis ve ürün tasarımına(2.slayt) olan geçişi gözleyebildiğimiz ve hatta deneyimlediğimiz bir zamanda, konuyu tanıtmak yerine işaret etmek daha mümkün, kolay ve kapsayıcı.

İnsanların şeyleri istemesini sağlamaktan, insanların isteyeceği şeyleri yapmaya olan geçiş

Daha kapsayıcı ve birleştirici düşünebilmek için…

 

 

Açık Kaynak, Şirketlerin Dönüşümü ve Robomongo’nun Gelir Modeli

Geçen sene E-İşletme Yönetimi(E-Business Management) desini aldığımızda, ödev olarak “açık kaynak hareketi”ni anlatmıştık.

Konuyu anlatırken bir yandan açık kaynak akımının büyüklüğünden, bir yandan da businessla olan bağından bahsediyorduk. Amatörce gerçekleşen sunumumuzda açık kaynak, açık erişim, açık donanım, açık veri, açık bilim(bir zamanların efsanesi, online dergimiz Açık Bilim‘e özlemlerimizle…) gibi konulara değinmiştik.

O gün galiba açık kaynağın businessla olan etkileşimini yetkin bir şekilde aktaramadık. Bugün fark ettiğim bir örnek açıklamak için daha iyi bir örnek olacak sanıyorum.

Şu anda geliştirdiğimiz bir proje için MongoDB kullanıyoruz. SQL’e alışık olduğumuz için güzel bir editör arıyorduk ve Robomongo‘yu bulduk.

Ro
Robomongo

Robomongo, çok tatlı, açık kaynaklı, ücretsiz bir uygulama. Geliştiricilerinin emeğini karşılamak adına başlattıkları kampanyada hedeflerine ulaşamamışlar. Buraya kadar özgür yazılım projelerinin kaynak yaratma yöntemi hep böyleydi, yani bağış toplanırdı; adı crowdfunding olmasa da.

Robomongo’nun(başka örnekler de mevcut) yaptığı şey para kazanmak için business’a hitap etmesi.

Robomongo Fiyatlandırma

Robomongo daha farklı ve daha fazla hizmet verdiği business grubu için ayrı bir fiyatlandırma talep ediyor.

Campaign is over, Robomongo is not 🙂

Robomongo kampanyayı geçemedi, gelir modelinde pek de başarılı olmayabilir. Ancak gelir modellerinin değişirken, yazılım satmanın cazibesini kaybetmeye başladığını görüyoruz. Firmalar müşterilerine ya programı nasıl kullanmaları gerektiklerine dair eğitimler vererek, ya SaaS(software as a service) servis sağlayıcısı olarak ya da müşterilerinin verilerini satarak para kazanıyorlar.

Geçen sene konuyu anlatırken, servis sağlayıcılığına değinmiştim. Bu blog yazımda business’a hitap etmekten bahsettim. Belki ileride verilerden para kazanmak üzerine yazabilirim. Zaman geçtikçe açık kaynak, özgür kaynak, FOSS gibi akımların neyi değiştirdiğini daha net göreceğiz.

Sürdürülebilir Olma Mecburiyeti

Sürdürülebilir Markalar etkinliğinde aldığım sayfalarca notu bloglaştırmayı hedefledim. Etkinliğin konsepti the power of and yani ve’nin gücüydü. Yani sürdürülebilirliği paydaşlarla birlikte sağlamanın gücü. Bu başlık altında olmasa bile aldığım notların blog yazısı olarak geri geleceğini söyleyebilirim.

Sürdürülebilirlik, sürdürülebilir olamayan bir firma için kabustur. Ürünlerin çevre dostu olması için ciddi yatırımlar gerekir. Ürünleri sürdürülebilir yapmak için koskoca bir tedarik zincirini değiştirmeniz veya evriltmeniz söz konusu. O halde firmalar neden sürdürülebilirliğe önem vermeliler?

Çünkü yatırım almak daha kolay.

Dünya’da ve Avrupa’da bazı büyük fonlar, şirketlerin sosyal sorumluluk ve sürdürülebilirlik yaklaşımlarını değerlendiriyor. Sürdürülebilirliğe önem veren firmalar, vermeyenlere göre daha fazla büyüyor.

Aslında anlamak çok kolay. Bir fon yatırım yaptığı şeyin büyümesini ister. Yatırımcılar burada büyüme ile sürdürülebilirlik stratejileri arasındaki korelasyona başvuruyor. Sürdürülebilir olanlar(?) ortalama %4 büyürken, sürdürülebilir olamayanlar(?) %1 ve altında büyüyorlar. Korelasyonları sevenler için bulunmaz nimet.

Not: Sürdürülebilirliğin nitelik olduğuna inanırım. Ama mevcut literatür sürdürülebilirliği niceliğiyle anar. Sürekli bir oran vererek daha sürdürülebilir olduklarını söylerler. Çünkü daha önce daha sürdürülemez olduklarını söyleyemezler. Buradaki %4 ve %1 oranları firmaları sürdürülebilirliğe verdikleri öneme göre kıyaslıyor. Daha sürdürülebilir; daha kârlı. Mı?

Çünkü müşteri bulmak kolaylaşıyor.

İnsanların %65’i “sürdürülebilirliğe önem veren firmanın ürünlerini tercih ederim” diyor. Gerçi sadece anketlere öyle söylüyorlar. Ama yerimize gelen genç nesil bu konuya daha fazla önem veriyor. Z kuşağının en yaşlı bireyi şu an 17 yaşında. Bu birey 5 yıl içerisinde aktif ekonomiye katılarak, firmaların geleceğini tüketim davranışıyla belirleyecek. Sayılar gösteriyor ki sürdürülebilir olanı tercihimizde daha dürüst olmaya başladık. Yani %65 rakamı gerçekleşmeye başladı.

Çünkü sürdürülebilirlik bugünün trendi.

Sürdürülebilirliğin doğal olanla özdeşleştiği kısmen doğru. Sürdürülebilirlik her şeyden önce bir çevre aktivizmidir; Dur bakalım, çevreyi kirleterek, kaynakları kurutarak varlığını sürdüremezsin! Kendini değiştirmelisin.

Çevreye önem veren, çevreci veya yeşilist ya da ne derseniz; bu insanlar sürdürülebilirliği doğurdu. Her akım gibi tepkisel olarak vücuda gelen sürdürülebilirlik, elinde pankart taşıyabileceğini hayal bile edemediğiniz, kurumsal kişiliklerin ağzından düşmemeye başladı.

Neden, ne kadar sürdürülebilir olduklarını anlatmaya doyamıyorlar?

Bence, sürdürülebilirliğin pazarlama aracı olmasının etkisi var. Sonuçta kimse çevre düşmanı değil, çevreye saygılı olanlara imreniyoruz; az ya da çok. Bu da bu konuyu ister istemez bir pazarlama ögesi yapıyor.

İkinci sebep gittikçe önemi artan şeffaflık anlayışı. Şeffaf olmak, idari yönetimden, kaynak tüketimini ve karbon salınımını açıklamaya kadar çeşitli noktalara dokunan bir yaklaşım. Şeffaflığın da bir araç olduğunu hatta mercek altındaki kişi ve kurumlar için bir zorunluluk olduğunu biliyoruz. Bu noktada sürdürülebilirlik ancak şeffaf bir varlığın sözünü edebileceği bir şey. Sürdürülebilir olduğunuzu söylüyorsanız, karbon salınımınız ve çevre kirliliğiniz hakkında teminat veriyorsunuz demektir. Bu teminatın sınanabilmesi için de şeffaf olmanız lazım.

Çünkü sürdürülebilirlik itibar katar.

Bazı firmalar skandal görüntülerle gündeme gelir. Bunun sebebi genellikle bir süreci hızlandırmak(veya endüstriyelleştirmek) için kuralların ihmal edilmesidir.

Sürdürülebilirlik mevcut yaklaşıma göre(Birleşmiş Milletlerin önerdiği ve literatürde hakim olan) sosyal boyutları da olan bir konsept. Sürdürülebilir kaynak yönetiminin yanında sürdürülebilir insan kaynağı yönetimi de aynı önemdedir. Çoğu firma insanlara yönelik yaklaşımına sosyal sorumluluğu da ekler. Çünkü toplumu iyileştirmek daha sürdürülebilir insanlar(kaynak olarak insanlar) için bir adımdır.

Eğer insanlara önem verirseniz daha itibarlı olursunuz. En azından itibar kaybınız azalır. Günümüzde anlık ve kalıcı itibar kayıpları yaşanırken, itibar anlık ve geçici kazanılmaktadır. Sürdürülebilirliğe önem verirseniz ve toplumsal sürdürülebilirlik yatırımları yaparsanız, kalıcı itibar kazanabilirsiniz.

Çünkü sürdürülebilirlik yarının zorunluluğu.