Sahtekar/lık Sendromu

Sahtekar/lık sendromu ya da İngilizce aslıyla Impostor Syndrome, insanların başarılarını göremedikleri; başarılarını şans, zamanlama gibi harici sebeplerle açıkladıkları psikolojik sendrom.

Imposter sendromlu birine göre çevresindeki kişiler, bireyin gerçekte olandan daha yetenekli ve zeki olduğunu düşünür. Yani çevredeki insanlar ne söylüyorsa, aslında kişi daha azıdır.

Onlar ne söylüyorsa, söylediklerinin daha eksiğiyim.

Göründüğü gibi olmadığını düşünen insanlar kendilerini sahtekar olarak görüyor. Sahtekar olduğunu düşünen, güveni düşük insanlar, yeterince girişimci ve sağlıklı olamayacağından konunun toplumsal bir boyutu da var. Bu sebeple iş dünyasını hedefleyen dergilerde de bu sendromla ilgili makaleler görmeye başladık.

Peki ne yapılabilir?

İnternette pek çok aşamadan oluşan öneri setleri var. Bence en önemli çözüm adımı Recognize that it exists denen, “böyle bir şeyin olduğunu fark etmek”tir.

Sendromun yapısı da incelenebilir. Diyagramlara bakarak kendimizde hissettiğimiz aşamaları da görebiliriz.

Sahtekarlık Sendromu Döngüsü

Hustle’dan aldığım bu döngüyü Türkçeleştirdim. Orijinali için.

Döngü şu şekilde ilerliyor;

  • Döngünün başlama noktası yapılması gereken bir işle başlıyor.(Sol üstteki kutu)
  • Kendisini yeterli liyakatte görmeyen kişi işle ilgili endişe, kaygı ve kendinden şüphe hislerini yaşıyor. Başarısız olursa gerçek yüzü görünebilir.
  • Bu aşamada iki şey görülebilir;
    • İş öncesinde aşırı hazırlık
    • İşi sürekli erteleme(procrastination)
  • Eğer iş başarılırsa (geçici)ferahlık hissi yaşanır, ama çabalayıp başaramazsa, ya da şans eseri iş düşer ya da tamamlanırsa ferahlık hissi yaşanmadan feedback aşamasına geçilir.
  • İki durumda da pozitif geri bildirim(feed-back) etki etmez.
  • Pozitif gelen bir geri bildirimin bile tehdit olarak görülebilmesi mümkünken, sahtekarlık sendromlu kişiler bu geri bildirim üzerine uzun süreli endişe ve şüphe hisseder.

Durum Ne?

Sendrom, 1970’lerde keşfedildiğinde, sendrom daha çok Afrikan-Amerikan demografik kesimlerinde görülüyordu.

Bugün ise sandığımızdan daha yaygın ve tüm demografik gruplarda görülebilen bir sendrom bu. Milenyum kuşağının(2000’lerde gençlik çağını yaşamış olanlar) %70’inde görülüyor. Yani şu an 30-40 yaş aralığındaki kurumsal çalışanların ve ceoların %70’i bu dertten muzdarip.

Web Önerilerim

  1. Bu konu hakkında Türkçe içerik önermek çok zor. Bulduğum yazılar olayı biraz farklı ve kişisel deneyim çerçevesiden anlatıyordu. Ancak Onedio’daki yazı eğlenceli bir giriş içeriği olabilir. En azından sosyal mecrada paylaşılabilir nitelikte.
  2. Wikipedia makalesi sendromun tarihi ve teorik özelliklerini anlatan güzel bir İngilizce giriş olacaktır.
  3. Google Trends üzerinden arama sıklığına bakılabilir. 2014’te yüksek bir arama oranı görülüyor.

Görsel Kredileri

  • Imposter Syndrome: The Silent Career Killer, Gabe Duverge, Touro University
  • Why 70% of Millennials Have Impostor Syndrome, Breena Kerr, Hustle; tarafımca Türkeçeleştirilmiştir.
Reklamlar

Dört Aşamada Pazarlama

Seth Godin’in Marketing in four steps yazısını çevirip, yeniden paylaşmak istedim.

  1. Yapmaya değer bir şey, anlatmaya değer bir öykü, hakkında konuşmaya değecek bir katkı türetmektir.
  2. İnsanların gerçekten faydalanacağı ve ilgileneceği bir şeyler tasarlamak ve üretmek.
  3. Herkesin heyecan duyacağı şey. Bu aşama öykünüzü doğru kişiye, doğru yerde, doğru şekilde anlatacağınız yer.
  4. Son aşama çok sık gözden kaçar: yapmak istediğiniz değişikliği ortaya çıkardığınız, yıldan yıla, sürekli ve çokça, organize ettiğiniz, öncülük ettiğiniz ve güven inşa ettiğiniz aşama…

Godin’in bu blog gönderisinde, insanların isteyeceği şeyi yapma (making things people want) yaklaşımını görüyoruz.

Pazarlama insanlara bir şey istetme konusunda günah keçisiyken Godin’in pazarlamaya dair bütüncül önerileri ümit veriyor.

Seth Godin’in The Dip kitabını okumuş, öz anlatımını beğenmiştim. Blogunu takip etmenizi öneririm. Ortalama okuma süresi 5 dakikanın altında; okumak için harika değil mi?

Teşekkürler Alfa Bilim

Yaz tatilimi okuyarak geçiyorum. Yıl sonunda okumuş olmam gereken 25 kitap (Goodreads Reading Challenge) hedefinin 12 tanesini gerçekleştirmiş durumdayım.

Yılın yarısını biraz geçtikten sonra yıl hedefinin yarısına yaklaşmış olmam hem iyi gittiğimi hem de biraz daha hızlanmam gerektiğini gösteriyor.

Okuduğum kitaplar kurgu-dışı, bilimsel ve felsefi kitaplar. Araya sıkışan bir iki tane tasarımla ilgili kitap da var; “Design of Everyday Things” ve “Whitespace is not your enemy”.

Kitaplarını okudukça beğenimin arttığı Alfa yayınlarının Bilim serisine teşekkür etmek istiyorum. Özellikle Bilim felsefesi kitaplarını da yayınladığı için.

Alfa Bilim’e teşekkürler! Çünkü;

  • Yayın vizyonu okumaktan muradımıza denk geliyor. Yani eğlenceli ve bilimsel.
  • Bilimi sevdirme ve tanıtma işlevini görüyor.
  • Bir alana giriş yapanları ya da uzman olanları aynı kitap veya seriyle birleştirebiliyor.
  • Okudukça okumaya teşvik eden bir yayın portfolyosu var.
  • Bugünün Tübitak Yayınları, yani bir zamanın Tübitak Yayınları gibi…

Bilim serisi editörü Kerem Cankoçak‘a da ayrıca teşekkür ederim.

Hediye gelen bir telefon lensini(balık gözü) denemek için çektiğim fotoğraf
Bulduğum bir telefon lensini(balık gözü) denemek için çektiğim fotoğraf

Popüler yayıncılık ya da kütüphanelerimizin yeni yayınlar alım gücünün düşük olması sebebiyle Alfa-Bilim kütüphanelerde fazla bulunamıyor.

Yani evinizde bir Alfa-Bilim kütüphanesi oluşuyor.

Bir de kitaplar kargoyla gelirken tek seferde sapasağlam gelseydi, okuyucunun okuma deneyimi daha iyileştirilmiş olacaktı. Bu noktada Design Thinking’teki Servis ve Sistem Tasarımı noktaları ele alınabilir.

Alfa-Bilim’in en güzel yanlarından biri de güzel tasarlanmış kitaplar. Kitabın ilk gördüğünüz kısmı olan kapak ve kapağı açınca karşınıza çıkan ilk sayfa bence deneyimlenen en etkili kısımlar. Alfa-Bilim’de ilk sayfa kitabın sırtındaki renkle aynı tasarlanmış. Böylece sayfaların bir arada durmasında yardımcı olan bir sayfa tasarımsal detay olarak kullanılmış oluyor.

Alfa-Bilim’in kapak tasarımları da gayet hoş duruyor. Baktıkça okunmak geliyor içimden.

Bilim ve Felsefeyle…

Not: Alfa-Bilim yayınları’nın görsel bir portfolyosu için bu linki, İBB’ye bağlı kütüphanelerde kitap sorgusu için bu linki kullanabilirsiniz.

2. Not: Kitaplarla ilgili link paylaşırken varsa Goodreads linklerini paylaşmaya çalışıyorum. Yoksa yabancı dildeki kitaplar için Amazon’dan, Türkçe kitaplar için İdefix’ten link veriyorum.

Temel Parçacıklar Temel Parçacıklar Temel Parçacıklar

Design Thinking’e Geçiş

Tasarım odaklı düşünmek, hangi isim altında yaparsak yapalım, istek ve katılımımızı arttıran bir eylem. Felsefi sorunsallara kolayca değinebiliriz ama sade ve bir bakışta anlaşılması gereken şey; “anlaşılmak”

Bireysel düşünce yürütmede aklın yanılabileceği yerler için başkalarına sorarız. Onların aklının takılacağı yerde de mantık yürütme ilkeleri koyarız. Bunların hepsi daha kapsayıcı bir anlayış ortaya koymak için.

Design Thinking de tasarım odaklı düşünmenin sistematize olmuş son trendlerden biri. Design Thinking Turkey grubunun ilk buluşmasında Sinan Özdemir‘in beni ilhamlandıran sunumu buradan paylaşmaktan memnunum.

Bu gönderinin başlığını “Design Thinking’e Giriş” olarak yazmak üzereydim. Ancak pazarlamadan, servis ve ürün tasarımına(2.slayt) olan geçişi gözleyebildiğimiz ve hatta deneyimlediğimiz bir zamanda, konuyu tanıtmak yerine işaret etmek daha mümkün, kolay ve kapsayıcı.

İnsanların şeyleri istemesini sağlamaktan, insanların isteyeceği şeyleri yapmaya olan geçiş

Daha kapsayıcı ve birleştirici düşünebilmek için…

 

 

Liderlik Karnesi

Gönüllüsü olduğum liderlik okulunda aldığım karnem üzerine daha önce hiçbir karnemde olmadığı kadar düşündüm. Notlarım zayıf olduğu için veya sınıf tekrarıyla ilgili bir durumdan dolayı değil.

Karnemizi veren kişiler aynı liderlik okulunda bulunan arkadaşlarımız. Yani notumuzu onlar verdi. Ben de arkadaşlarıma not verdim. Bu yönüyle karnem, aslında arkadaşlarımın hakkımda ne düşündüklerini ya da teoriyi ne kadar pratikte uygulayabildiğimi gösteriyor.

Karnemde düşünmeme en çok neden olan şey -aşağıda derslerin de adından görebileceğiniz gibi- içselleştirdiğim ve içselleştiremediğim, gelişimimle ilgili ve kişisel yetkinliklerim.

Karnede hangi dersler var?

  • Envision
  • Challenge
  • Cut
  • Feedback’e açıklık
  • Inner Discipline
  • Enable

Biraz daha Türkçeleştirirsek;

  • Vizyon
  • Meydan Okuma
  • Cut Edebilmek(?)
  • Geribildirime açık olmak
  • İç Disiplin
  • Dahil Edicilik

Bu altı derse, ders yerine “yetkinlik” diyoruz. Yani bir liderde bu altı yetkinliğin olması gerektiğini söylüyoruz.

Bir lider,

  • başkasının göremediğini görüp, başkalarının da farklı görmesini sağlar.
  • yeni fikir önerileriyle gelip, farklı şeyler dener.
  • zihni berraktır ve önceliklere -önceliklendirme- sahiptir.
  • fikrini sahiplenmez, geri bildirimleri kabul eder ve hatta geri bildirim ister.
  • sözlerini yerine getirir, inandıkları, düşündükleri ve yaptıkları tutarlıdır.
  • Birlikte başarır bunun için ekibini yetki ve sorumluluk vererek işe dahil eder, güvenir.

Liderlik okulunda gönüllü olmak da ne demek? En sık sorulan sorulardan biri de bu.

Liderlik okulunda gönüllü olmak, tamamen okulumuzun müfredatıyla ilgili. Derslerin yapıldığı yer -buna saha diyoruz- sivil toplum projelerimizi gerçekleştirdiğimiz yerler oluyor. Yani sivil toplum projeleri gerçekleştirirken, liderlik eğitimimizi gerçekleştiriyoruz. Bir çeşit laboratuvar gibi. Teorik eğitimle beraber, deney tüplerini elimize aldığımız bir laboratuvarımız var.

Vatan Paydaşı

Akraba ziyaretleriyle geçen bir bayram gündemim oldu. İstanbul deyince aklıma gelmeyen ilçelerde, kilometrelerce uzaklarda yaşayan bu akrabalarıma giderken toplu taşımayı tercih ettik. Kullandığım toplu taşıma araçlarını(spot: toplu taşıma kullanalım) bir bir değiştirdikçe(spot: toplu taşımanın en çileli yanı araç değiştirmek olabilir ama sürdürülebilir ulaşım için katlanabiliriz değil mi?), giderek farklılaşan yerleşim yerleriyle karşılaşmaya başladım. Bindiğimiz bir otobüste Türkçe konuşan çok az kişi olması ve Türkçe konuşmayan kişilerin sürekli konuşmasıyla bulunduğum yeri ve toplumu sorgulamaya başladım. Karşılaştığım bu farklılığın zenginlik mi tedirginlik mi yarattığı konusunda düşündüm.

Düşünmemim sebeplerinden biri de yabancı dili konuşan kişilerin Türkiye’deki yaşamlarını ve aidiyet hislerini merak etmemdi. Otobüste konuşulan dil Arapça’ydı. Evet düşünmeme konu olan şey Suriye’den gelen misafirlerimiz ya da vatandaş adaylarımızdı.

Arapça konuşmalarını yargılıyor değilim. Zenginlik ve tedirginlik arasında oluşumun sebebi aslında değişen yerleşim yerlerini görmemle de ilgiliydi. Toplumumuz heterojenken yerleşim yerlerimiz(muhit kelimesi karşılıyor) kendi içinde gayet homojen. Kendi içinde homojen olarak gruplaşmış gruplar, il geneline bakıldığında heterojenliği oluşturuyor.

Homojen-Heterojen bir yapı ve homojen bir yapı
Homojen-Heterojen bir yapı ve homojen bir yapı

Homojen ama heterojen olan bir toplum da savunulabilir, bunda ne var?

Şu var ki, gettolaşan bir kalabalık ancak kendi meseleleri konusunda gündem oluşturabilirler. Böyle bir durumda iki grubun ortak bir mesele hakkında konuşmaları zorlaşır. Hatta bir grubun diğer grup ilgili öneriler tehdit olarak algılanabilir. Gruplar kendi içlerinde kaldıkça, sadece kendileri içinde kalmaya da başlarlar.

Demokrasinin dahil edici tavrına göre bir kesim diğer kesim hakkındaki iyileştirmeye ortak olmalıdır. Bundan ötesi, ortak meseleler için bir araya gelmeleri gerekir. Bu noktada sadece bir öngörüm var; homojen-heterojen olan bir yapıda bu çok zor.

Mesele bir de vatandaşlık olunca, bireylerin her biri vatanın paydaşı olarak söz sahibi olur. Eğer söz sahibi olan kişiler paydaşlığı sadece temsili hak olarak taşıyıp, uygulamıyorsa, bu hakkın varlığından bahsetmek mümkün değildir. Yani yazılı olup, uygulanmayan yasalar gibi.

Hatırlayacaksınız, yazılı ancak uygulamada olmayan bir yasanın kaldırılması ülke gündemine gelmişti. Vatanın paydaşı olmayan kişilere “bu vatanı paydaşıdır” dediğimiz vatandaşlığı bahşetmek, lütfetmek, yazılı-uygulanmayan bir örnek olmaz mı?

Bu blogu 6 yıl önce yazıyor olsaydım otobüsteki kişilerin dilinin Kürtçe olduğunu tahmin ederdiniz. Yakın geçmişte Kürt kökenli vatandaşlarımızın(paydaşlarımız) yaşadığı(ya da onlara yaşatılan) homojen-heterojen durumu gündemdi. Yani paydaş dediklerimizi bile dahil edememişken ya da dahil edişimiz sorunsallığını korurken bunları konuşuyoruz. Şimdi de Suriye’den iltica edenler için aynı şeyi konuşuyoruz. Çünkü bu halklardan ve kişilerden bağımsız, yapıyla ve yerleşikliğiyle mevcut bir sorun.

Şehir yapılanması, ulaşım hatlarının konfügrasyonu gibi konular homojen-heterojen yapıyı homojenleştirebilecek düzenlemelerdir. Bu açıdan sorun sadece siyasi değil, sosyo-ekonomik boyutu olan bir sorundur da.

Vatan paydaşlığı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Son Not: Toplum mühendisliği dediğimiz şey yaklaşık olarak aşağıdaki gibi bir şey galiba.

Grupları Sınıflandırma

Sürdürülebilir Olma Mecburiyeti

Sürdürülebilir Markalar etkinliğinde aldığım sayfalarca notu bloglaştırmayı hedefledim. Etkinliğin konsepti the power of and yani ve’nin gücüydü. Yani sürdürülebilirliği paydaşlarla birlikte sağlamanın gücü. Bu başlık altında olmasa bile aldığım notların blog yazısı olarak geri geleceğini söyleyebilirim.

Sürdürülebilirlik, sürdürülebilir olamayan bir firma için kabustur. Ürünlerin çevre dostu olması için ciddi yatırımlar gerekir. Ürünleri sürdürülebilir yapmak için koskoca bir tedarik zincirini değiştirmeniz veya evriltmeniz söz konusu. O halde firmalar neden sürdürülebilirliğe önem vermeliler?

Çünkü yatırım almak daha kolay.

Dünya’da ve Avrupa’da bazı büyük fonlar, şirketlerin sosyal sorumluluk ve sürdürülebilirlik yaklaşımlarını değerlendiriyor. Sürdürülebilirliğe önem veren firmalar, vermeyenlere göre daha fazla büyüyor.

Aslında anlamak çok kolay. Bir fon yatırım yaptığı şeyin büyümesini ister. Yatırımcılar burada büyüme ile sürdürülebilirlik stratejileri arasındaki korelasyona başvuruyor. Sürdürülebilir olanlar(?) ortalama %4 büyürken, sürdürülebilir olamayanlar(?) %1 ve altında büyüyorlar. Korelasyonları sevenler için bulunmaz nimet.

Not: Sürdürülebilirliğin nitelik olduğuna inanırım. Ama mevcut literatür sürdürülebilirliği niceliğiyle anar. Sürekli bir oran vererek daha sürdürülebilir olduklarını söylerler. Çünkü daha önce daha sürdürülemez olduklarını söyleyemezler. Buradaki %4 ve %1 oranları firmaları sürdürülebilirliğe verdikleri öneme göre kıyaslıyor. Daha sürdürülebilir; daha kârlı. Mı?

Çünkü müşteri bulmak kolaylaşıyor.

İnsanların %65’i “sürdürülebilirliğe önem veren firmanın ürünlerini tercih ederim” diyor. Gerçi sadece anketlere öyle söylüyorlar. Ama yerimize gelen genç nesil bu konuya daha fazla önem veriyor. Z kuşağının en yaşlı bireyi şu an 17 yaşında. Bu birey 5 yıl içerisinde aktif ekonomiye katılarak, firmaların geleceğini tüketim davranışıyla belirleyecek. Sayılar gösteriyor ki sürdürülebilir olanı tercihimizde daha dürüst olmaya başladık. Yani %65 rakamı gerçekleşmeye başladı.

Çünkü sürdürülebilirlik bugünün trendi.

Sürdürülebilirliğin doğal olanla özdeşleştiği kısmen doğru. Sürdürülebilirlik her şeyden önce bir çevre aktivizmidir; Dur bakalım, çevreyi kirleterek, kaynakları kurutarak varlığını sürdüremezsin! Kendini değiştirmelisin.

Çevreye önem veren, çevreci veya yeşilist ya da ne derseniz; bu insanlar sürdürülebilirliği doğurdu. Her akım gibi tepkisel olarak vücuda gelen sürdürülebilirlik, elinde pankart taşıyabileceğini hayal bile edemediğiniz, kurumsal kişiliklerin ağzından düşmemeye başladı.

Neden, ne kadar sürdürülebilir olduklarını anlatmaya doyamıyorlar?

Bence, sürdürülebilirliğin pazarlama aracı olmasının etkisi var. Sonuçta kimse çevre düşmanı değil, çevreye saygılı olanlara imreniyoruz; az ya da çok. Bu da bu konuyu ister istemez bir pazarlama ögesi yapıyor.

İkinci sebep gittikçe önemi artan şeffaflık anlayışı. Şeffaf olmak, idari yönetimden, kaynak tüketimini ve karbon salınımını açıklamaya kadar çeşitli noktalara dokunan bir yaklaşım. Şeffaflığın da bir araç olduğunu hatta mercek altındaki kişi ve kurumlar için bir zorunluluk olduğunu biliyoruz. Bu noktada sürdürülebilirlik ancak şeffaf bir varlığın sözünü edebileceği bir şey. Sürdürülebilir olduğunuzu söylüyorsanız, karbon salınımınız ve çevre kirliliğiniz hakkında teminat veriyorsunuz demektir. Bu teminatın sınanabilmesi için de şeffaf olmanız lazım.

Çünkü sürdürülebilirlik itibar katar.

Bazı firmalar skandal görüntülerle gündeme gelir. Bunun sebebi genellikle bir süreci hızlandırmak(veya endüstriyelleştirmek) için kuralların ihmal edilmesidir.

Sürdürülebilirlik mevcut yaklaşıma göre(Birleşmiş Milletlerin önerdiği ve literatürde hakim olan) sosyal boyutları da olan bir konsept. Sürdürülebilir kaynak yönetiminin yanında sürdürülebilir insan kaynağı yönetimi de aynı önemdedir. Çoğu firma insanlara yönelik yaklaşımına sosyal sorumluluğu da ekler. Çünkü toplumu iyileştirmek daha sürdürülebilir insanlar(kaynak olarak insanlar) için bir adımdır.

Eğer insanlara önem verirseniz daha itibarlı olursunuz. En azından itibar kaybınız azalır. Günümüzde anlık ve kalıcı itibar kayıpları yaşanırken, itibar anlık ve geçici kazanılmaktadır. Sürdürülebilirliğe önem verirseniz ve toplumsal sürdürülebilirlik yatırımları yaparsanız, kalıcı itibar kazanabilirsiniz.

Çünkü sürdürülebilirlik yarının zorunluluğu.

Yedekleme

Teknoloji geliştikçe daha fazla şey için risk almaya başlar olduk. Aldığımız riskler aslında sağlam temellere ve planlara dayandığı için risk olarak görmek sadece dışarıdan bakanların özelliği. Mesela elektronik bankacılığın aslında çok büyük bir risk olduğunu düşünenler ve buna karşılık arkadaki bilişim sisteminin sağlamlığını bilen, tasarlayan mühendisler var. Mesele arkadaki sağlam şeylerin çökmesini sağlayabilecek sebeplerin tekleşmesi.

Dijital tüm sistemler, geldiğimiz noktada, çok çeşitli sebeplerden değil sadece birkaç sebepten çökme ihtimalini taşıyor. Sistemlerin başarısız olma ihtimalleri çok büyük bir miktarda azaldı. Kalan birkaç sebep, IT direktörlerinden son kullanıcıya kadar bilinen ve önlem alınan bir duruma geldi. Örneğin, veri yedeklemeleri ve güç kesintisini önlemek için tasarlanmış cihazları hem büyük firmalar hem de son kullanıcılar kullanıyor.

Hızla süren dijitalleşme sonucunda başımıza bir şey geldiğinde geriye hiçbir kaydımızın kalmayacağını düşünenler var. Eğer bu düşünce takıntı derecesine gelirse tüm dijital verilerini kağıtlara, filmlere ve belki taşlara dökmeye çalışan kişilerle karşılaşacağız demektir. Bu korkuları az da olsa paylaşanlardan biriyim. Bir arkadaşımın harddiskinde depoladığı şeyleri gördükten ve büyük bir internet kesintisi yaşadıktan sonra acaba en temel online hizmetlere erişemezsem neler olur, diye sordum. Cevap online içeriği yedeklemek. Sonra da dosyaların tutulduğu yeri sağlama almak.

Python’la webden içerik çekmek, websitesinde yazı halinde duran bir kitabı epub haline getirmek, fotoğraflardan bir arşiv oluşturmak gibi web scrap projelerine başladıktan sonra sürekli devamı gelmeye başladı. Gittikçe artan isteklerim ve gelen istekler doğrultusunda, web scrap işlerinde kullanabileceğim değişik araçlar denemeye başladım. Değişik araçlar kullandıkça yapabileceğim şeylerin de farklılaşabileceğini gördüm.

Müzik Dinlemek; Challenge!

Müzik dinleyen biri değilim hatta müziği anlamlı bile bulmam. Kalabalıklar içinde “ne yapıyorsunuz siz?” sorusu içimde ancak kalabalıktan biri gibi görünmek adına sormuyorum bu soruyu.

Müzik dinleyenler, ne yapıyorunuz siz?

Kendimi challenge etmeye karar verdim. Cuma günü Santralİstanbul‘daki One Beat İstanbul finaline gittim.

OneBeat birbirini hiç tanımayan müzisyenleri bir araya getirip beraber müzik üretmelerini sağlıyor. Müzisyenler aynı enstrümanı çalmıyorlar, aynı müzik anlayışıyla da yetişmemişler. Ama aynı müziğin enstrümanları ve parçası oluyorlar. Geleneksel ve modern, müzik ve müzik araçları iç içe giriyor. Hiç tanımadığınız insanlarla bir araya gelip diyalog geliştirebilmek ve hatta bir ürün çıkarabilmek, bu heyecan verici bir şey değil mi?

Müzik ortaya koymak amacıyla kimliğinizi bırakıp ortaya bir şeyler koyabilirsiniz. Alttan almak, hoş görmek gibi şeylerle ifade ettiğimiz birleştirici(!) motivasyonlar da bizim bir arada kalmamızı sağlar. Daha fazla kimliksizleştikçe daha çok uyum başlar. Ya da uyum için kimlikleri katarsınız. Kimlikleri kabul edersiniz. Kimlikler bütünün bir parçası haline gelir.

Öyleyse birlikte başarmak ve uyum için iki yol var; kimlikleri indirgemek ve kimlikleri dahil etmek(inclusivism).

OneBeat’te müzisyenler kendi anadilleriyle vokaldeydi, kendi geleneklerinin enstrümanlarıyla sahnedeydi, kendi şarkılarıyla birlikteydi. Kimse kimliğini gizlemedi. Kitapçıktaki tanıtımda müzisyenler İstanbullu, Kobanili, Amerikalı; ud çalan, kabak kemane çalan, viyolonsel çalan; piyanist, vokalist, besteciydi. Kürtçe, Ermenice, Türkçe, İngilizce ve lisani olmayan müzikler yapıldı. Bu açıdan bakınca buradaki müzisyenler kimliklerini indirgeyerek ya da kendilerini uyuşturarak yapmadı bunu. Kimlikler müziğe dahil oldu. Birlikte başarmayı başarmış olabilirler.

Ne diyorum ben? Galiba öylesine güçlü ve legal bir uyuşturucu hakkında konuşuyorum ki beni de uyuşturuyor. Ve kimse müziğin bir uyuşturucu olduğunu söyleyemiyor. Uyuşturucuyu yasaklayanlar neden müziği yasaklamaz? Sağlığa mı zararlı değil? Yasaklanan bütün uyuşturucular sağlığa mı zararlı?

Galiba müzik dinlememek konusunda yaklaşımım değişmeyecek. Özellikle endüstriyel bir müzik anlayışını benimseyeme. Bunlara rağmen OneBeat’teyken iki şeyi farkettim;

  1. Müzik zaman yaratıcı bir şey olduğu için zihniniz o anda bağlantıları tekrar kurar. Bu açıdan uyku halini uyanıkken yaşatır.
  2. Müzik dinlemek ve müzik izlemek ayrı şeylerdir. Faklı sanatçıların veya bir orkestranın müziğini izlemek için mekan değiştirirsiniz ve zaman ayırırsınız.
    Müzik gerçekten iyi bir şeyse izlenen bir şeydir. Müziği kötü yapan şey ise endüstriyel olmasıdır. Yani kaydedilmiş, dijital ve sadece ses olan müzik…

OneBeat misyonu doğrultusunda birlikte başarıyor. Bu müziğin bir özelliği değil. Ama bu örnekten yararlanarak diğer alan ve disiplinlerde de birlikte başarmayı ayağa kaldırabiliriz.

4.5G Teknoloji ve Hayat Hızı

Çılgınca “fiberliyoruz” sloganları eşliğinde bir futbolcuyla anlaşarak reklam kampanyalarını yürüten operatörü artık hepimiz biliyoruz. Sokak röportajlarında bir albümün ne kadar sürede ineceğini soran muhabirleri de.
“Bir albümü indirmek ne kadar sürer?” diye bir soru sorulduğunda ne düşünmeliyiz? Özellikle mobil kullanımda bu sorunun anlamı nedir? Bir albümü dinlemek 45 dakika veya bir saat sürecekken tüm albümü bir kaç dakikada veya daha kısa bir sürede indirmek önemli bir şey midir?
Farkında mısınız, bir albümü indiriyoruz ama zapping yapıyoruz, okumak için yazılar biriktiriyoruz ama okuyamıyoruz? Bir dakikada bir yıl içinde okuyamayacağımız kadar kitap indirebiliyoruz. Büyüme yaklaşımı, sürekli büyümeyi ve hızı vurguladıkça biz de bunlara uymaya çalışıyoruz. Hız bize ne kadar gerekli?
Söylemlerin ve kelimelerin ruhundan gerçekliğe yaklaşırken sormamız gereken en önemli soru; hız ne içindir?
“Ne için, neden hızlı olmalıyız?”
Sanat sanat için midir, toplum için midir tartışmasını bu konuya modern bir şekilde uygularsak cevabımız “Hız, toplum içindir” veya “hız, hız içindir” olacaktır. Biri yapmamız gereken şeyi nicelendiren bir cevap, diğeri de büyüme yaklaşımı içerisinde devinen ve hedefine varamayan bir cevap.
Ülkemizde yaşanan 4.5G(LTE) geçişinden sonra hız konusunun daha da önem kazandığını söyleyebiliriz. Daha hızlı teslimat istiyoruz, daha hızlı müzik indirmek, daha kaliteli film izlemek. Hakkımız; isteriz!
İsteriz ama unuttuğumuz en büyük şey, daha yüksek çözünürlüklü izlediklerimizi artık daha kalitesiz izlememiz. Eğer bir kişi cep telefonundan klip/video/film izlerken boynunu eğmeden izleyemiyorsa ergonomik olarak kalitesiz bir iştir bu.
Ne kadar ilginç; kimse izlediği şeyi ergonomik olarak izlemek için gayret etmezken, videonun kalitesini dert ediyor!
Hız arayışımız teknolojiyle doğrudan alakalı değil. Bu topraklarda 200 yılı aşkın bir süredir aktiflik/pasiflik, etkenlik/edilgenlik söylemi devam ediyor. Şu sözü duymuş olmalısınız;
Biz sanayi trenini kaçırdık, Sanayi 4.0 ile yakalayabiliriz.
Görünüşe bakılırsa son model telefon satmaktan ve 4.5G paketi üretmekten başka bir teknolojinin gündem olmadığı ülkemizde galiba 4. treni de kaçıracağız. İşte bu yüzden teknoloji kilit bir öneme sahip. Hala büyüme yaklaşımındaki hız unsuru olarak bakıyoruz teknolojiye. Halbuki teknoloji, bilimsel bilginin pratik amaçlar için kullanılması anlamına geliyor. Sözlüklerimiz bir ekleme de yapıyor bu tanıma; “özellikle endüstriyel kullanımda”.
Bilim felsefesi varken neden teknoloji felsefesi olmasın? Baskın algımız büyümeye hizmet eden bir teknolojiden yana ve bunu eleştiren onlarca söylem var. Teknolojiyi var eden inovatif çözümlerin, kar güdüsünü besleme odaklı oluşunu eleştirenler, sosyal inovasyon kavramını öne sürenler ve şehirli yavaş yaşamı savunanlar bu felsefeye bir temel oluştururuyor. Sürdürülebilirlik kavramı ve büyüme eleştirmenleri de bu felsefenin duvarlarını örüyor. Çünkü sürdürülebilirlik veya sürdürülebilir tarım, endüstriyel tarıma kıyasla daha fazla doğal dengenin ve doğal döngünün olduğu bilgi birikimini kullanmayı gerektirir. Endüstiyel olanın yaptığı şey, basit höristikleri(kısa yol) sürdürmek! Endüstriyel mantık “ne kadar x o kadar y derken” sürdürebilir olan x ve y arasındaki doğrusal veya direkt ilişkisel olmayan tüm potansiyel ilişkileri ele alır ve bunu pratik amaçlar için yapar. Tanım gereği teknoloji budur. Mevcut teknoloji mekanizması höristikleri sürdüremez!
Teknolojide höristik çağından rasyonel çağa geçiş yakın!
Hız, hız, hız… Hız için olan hız! Nereye kadar? Çözüm var mı ya da bir alternatif?
Belki endüstriyellikten ve seri üretimden uzak, yavaş yaşamayı, yavaş üretmeyi savunmak. Slow(yavaş) hareketinin bir aktivisti olmanız değil beklenen. Tek istediğimiz şehirli kimliklerimizle biraz düşünmemiz. Bu hız mekanları, şehirler, varoluşumuzu nasıl etkiliyor?
Şehirli kimlik ifadesini Fikir Sahibi Damaklar’dan aldım. Fikir Sahibi Damaklar, yavaş besin hareketinin Türkiye ayağında güzel işler yapar ve der ki; Fikir Sahibi Damaklar, öncelikle “şehirli” bir gruptur. (…) Herkesin içi boşaltılmış bir berekete ikna çok tükettiği günümüzde, aslen, hem şehirli kalıp hem de gerçek gıdalarla hayat kalitemizi yükseltmek mümkündür. Fikir Sahibi Damaklar bilir, şehirli insan tercihini gerçek gıdadan yana yaptığında üretim de iyi, temiz ve adil olacak ve torunlarımıza miras bırakacağımız dünya ancak ve ancak böyle mümkün olacak.
 
Yavaş hareketinin önemli isimlerinden Guttorm Fløistad, hareketin adının uyuşukluk anlamı taşımadığını vurgularken, ciddi bir hız ve modern yaşam eleştirisi yapmış oluyordu.
Kesin olan tek bir şey her şeyin değiştiğidir. Değişimin ivmesi artıyor. Hayata tutunmak istiyorsanız acele etseniz iyi olur. Günümüzün mesajı bu. Ancak temel ihtiyaçlarımızın asla değişmediği herkese hatırlatılmalı. Başkaları tarafından görülme ve takdir edilme ihtiyacı. Aidiyet ihtiyacı. Yakınlık ve itina, birazcık sevgi ihtiyacı. Bu, sadece insan ilişkilerindeki yavaşlıkla verilebilir. Değişimlere hakim olmak için yavaşlığı, tefekkürü ve birlikteliği yeniden edinmek zorundayız. Bu noktada gerçek bir yenilenme hissedeceğiz.
Guttorm Fløistad
Teknolojinin varoluşumuzda devrimler yaratacağı bir gerçek. Bilmemiz gereken şeyse hız arayışının endüstri devriminden önce başladığıydı. Hız arayışının belki de en ilkel örneği kamçılamaktı.